Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

İyonya’nın İzinde 1: Antik Limanlardan Saklı Köylere Doğru Bir Coğrafya Macerası

 

İyonya’nın İzinde 1: Antik Limanlardan Saklı Köylere Doğru Bir Coğrafya Macerası

Coğrafya, üzerinde yaşayan insanların kaderini çizdiği gibi, şehirlerin de ömrünü tayin eder. Bugün Ege’nin zeytinlikleri ve pamuk tarlaları arasında sessizce uzanan Büyük Menderes Havzası, insanlık tarihinin en görkemli, en entelektüel ve en trajik dönüşümlerine sahne olmuştur.

Bu yazı dizisinin ilk bölümünde; MÖ bin yıllarından başlayarak denizlerin karaya, limanların dağ köylerine evrildiği o muazzam tarihsel ve coğrafi kronolojinin izini süreceğiz.

 

“Bafa Gölü kıyılarından Latmos’un kayalık yamaçlarına doğru uzanan antik patikalar ve yürüyüş rotaları.”

 

 

  1. Felsefe ve Ticaretin Beşiği: 12 İyon Kenti ve Deniz İmparatorluğu

MÖ 11. yüzyılda Dor istilasından kaçan Akalar ve İonlar, Ege’nin karşı kıyılarına geçerek Batı Anadolu’da dünya tarihini değiştirecek bir uygarlığın temellerini attılar. Panionion birliği altında birleşen 12 İyon kenti (Miletos, Priene, Ephesos, Samos, Myus, Kolophon, Lebedos, Teos, Klazomenia, Phokaia, Kios ve Erythrai), sadece taş binalardan ibaret değildi.

Bu kentler, Akdeniz ve Karadeniz’e yayılan muazzam bir deniz taşımacılığı ve ticaret ağı kurdular. Zenginlik, beraberinde köleci ama özgür düşünceye alan açan bir sosyo-ekonomik refah getirdi. Doğu dünyasının dogmatik bilgisi, burada rasyonel akılla buluştu; felsefe, matematik ve şehircilik (Hippodamos mimarisi) bu topraklarda doğdu.

Miletos ve Priene, o dönemin dünyasında deniz dalgalarının surlarına vurduğu, dünyanın dört bir yanından gelen gemilerin yanaştığı pırıltılı liman kentleriydi.

 

 “Antik Çağ’da Latmos Körfezi kıyısında yükselen kentin ve sosyal yaşamın temsili mimari canlandırması.”

 

  1. Savaşlar, İşgaller ve Coğrafyanın En Büyük Düşmanı: Alüvyonlar

Lydialılar, Persler, Büyük İskender, Roma ve Bizans… Bu zengin coğrafya asırlar boyunca büyük güçlerin iştahını kabarttı, işgallere uğradı, yakıldı ve depremlerle yıkıldı. Ancak ne Pers okları ne de Roma lejyonları bu kentleri haritadan silebildi. İyonya’nın asıl sonunu getiren, doğanın ta kendisiydi: Antik ismi Maiandros (Meandros) olan Büyük Menderes Nehri.

  • Denizin Çekilmesi ve Limanların Ölümü: Büyük Menderes, taşıdığı milyarlarca ton alüvyonla yüzyıllar içinde Latmos Körfezi’ni ağır ağır doldurmaya başladı. Deltada oluşan tuzcul düzlükler, lagünler ve bataklıklar kıyıyı gerilere itti; ana liman olan Miletos’un ve diğer kentlerin denizle olan bağını önce zayıflattı, ardından tamamen kopardı.
  • Karasallaşma Trajedisi ve Miletos’tan Balat’a: MÖ 4. yüzyılda deniz kıyısında heybetli birer liman olan Priene ve Miletos, nehrin getirdiği topraklar yüzünden yavaş yavaş içeride kaldı. Deniz kilometrelerce uzağa çekildikçe ticaret bitti, bataklıkların getirdiği sıtma salgınları başladı. Bizans döneminde “Palatia” adıyla anılan Miletos, 13. yüzyılda Türk hakimiyetine girdi. 1424’te Menteşe Beyliği’nin Osmanlı’ya katılmasıyla bölge “Balat” adını aldı; liman işlevi tamamen yok olan kentler yerini kırsal bir köy dokusuna bıraktı.

 

“Kentin en hâkim noktalarından birinde yükselen ve İyon mimarisinin şaheserlerinden kabul edilen Athena Tapınağı’nın dönemsel rekonstrüksiyonu.”

 

  • Ovaların Ayrımı: Antik denizden geriye kalan bu devasa mümbit arazi günümüzde genel adıyla Söke Ovası olarak anılır ve çok geniş bir tarımsal alanı kapsar. Balat Ovası ise, Büyük Menderes Deltası’nın özellikle Miletos–Balat çevresindeki daha özel ve küçük delta alanını ifade etmektedir.
  • Göç Dalgaları: Denizden kopan, zenginliğini ve hayatiyetini kaybeden halk, kentleri terk ederek daha yüksek dağ yamaçlarına, güvenli kuytulara göç etmek zorunda kaldı.

 

“Tiyatro, agora ve cadde düzeniyle Antik Çağ’ın en düzenli şehir planlamalarından birine sahip olan kentin genel yerleşim modeli.”

 

  1. Osmanlı Dönemi ve Yamaçlardaki Yeni Hayat: Gelebeç ve Domatia

Yüzyıllar süren sessizliğin ardından, 18. ve 19. yüzyıllarda bu havza yeni bir sosyo-ekonomik hareketliliğe sahne oldu. Osmanlı İmparatorluğu’nun tarımsal üretimi artırma politikaları doğrultusunda, özellikle Ege Adaları’ndan (Samos, Sakız, Girit) ve Mora’dan gelen Rum nüfus, Mykale Dağları’nın (Samsun veya Dilek Dağı) güney yamaçlarına yerleştirildi veya yerel idarecilerin teşvikiyle buralarda yeni köyler kurdular.

İşte antik limanların ovaya dönüştüğü bu yeni dünyada, dağların kuytusunda iki taş inci filizlendi:

  • Gelebeç (Güllübahçe): Priene Antik Kenti’nin hemen eteğinde, antik taşların yanı başında yükselen, zeytincilik ve bağcılıkla zenginleşen sakin bir Rum yerleşimi.
  • Domatia (Doğanbey): Şarlak Deresi’nin serinliğinde, Menderes Deltası’na yukarıdan bakan, mimarisiyle taşın şiirini yazan korunaklı bir yerleşim (domatia Rumca odalar anlamındadır) .

 

“Yüzyıllara meydan okuyarak günümüze ulaşan anıtsal sütunlar ve doğayla bütünleşmiş antik kalıntılar.”

 

İşte bu güzel dağ köylerinde demografik yapı 1920’lerden itibaren tamamen değişecek, bu yamaçlar bir gecede boşalırken hüzünlü hikâyeler yaşanacak; yörenin kaderi de coğrafyası da tarihi de yeniden yazılacaktı.

Giriş mahiyetindeki bu bilgilerin ardından, gelecek bölümde yönümüzü dik kayalarına tırmanırken nefes nefese kalacağımız Priene’ye ve asırlık selvilerin gölgesindeki Gelebeç’e yani, Güllübahçe’ye  çevireceğiz…

 

 


Yalçın Alganer sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Yorum Yazın

Best Choice for Creatives
This Pop-up Is Included in the Theme