İyonya’nın İzinde 2:
Taşların Fısıldadığı Tarih — Priene ve Gelebeç’in Gölgesinde
Coğrafyanın ve tarihin akışına tanıklık ettiğimiz İyonya maceramızda ilk durağımız; Menderes Ovası’na (Söke ve Balat Ovaları) yukarıdan bakan, antik çağın muazzam şehir planlı Priene Antik Kenti ve onun tam eteğine sığınmış eski bir Rum yerleşimi olan Gelebeç (bugünkü Güllübahçe) oldu…
Güllübahçe’de konakladığımız, özgün mimarisiyle büyüleyen otantik taş evlerden oluşan küçük, bir konukevi ve butik otel olan “Bahab Evi” nde (Bahab Guest House) (Bahab, beklenmeyen ama çok özlenen büyük ve derin sevinç anlamında türetilmiş / yansıma bir kelimeymiş) sakin bir akşam geçirip, ertesi sabah nefis bir dökme kahvaltının ardından, Priene’nin sessiz sütunları arasında ve Gelebeç’in taş sokaklarında yürürken bizzat kaydettiğim fotoğraflar ve kısa videolar eşliğinde, keşif ve turlarımıza başladık.
Burada insanı ilk andan itibaren içine çeken şey, sadece görsel bir güzellik değil; iki bin yıllık bir antik kent ile yüz elli yıllık bir Ege köyünün iç içe geçmiş sessiz diyaloğu oldu…
Cilalı Taş Merdivenler ve Zamansızlık Hissi: Priene Antik Kenti
Priene, Efes veya Miletos gibi Roma döneminde devasa boyutlara ulaşıp başkalaşmış kentlerin aksine, saf bir Hellenistik dönem mücevheridir. Büyük İskender’in hamiliğinde gelişen kent, döneminin en ileri şehircilik örneği olan Hippodamos (Izgara) Planı ile inşa edilmiştir.
Dilek Dağı’nın (Mykale Dağı / Samsun Dağı) dik bir yamacına kurulmasına rağmen, birbirini dik kesen sokakları, merdivenli yolları ve altyapısıyla dünyaca kabul görmüş bir mühendislik harikasıdır.
Priene’ye tırmanmak ciddi bir enerjiyi, tabanı sağlam bir yürüyüş ayakkabısını ve kararlılığı gerektirmektedir; zira cilalı gibi duran iki bin yıllık kayrak taşlı uçsuz bucaksız antik merdivenleri tırmanmak bayağı bir antrenman demekti…
Ancak o dik yamaçları aşıp kentin teraslarına ulaştığınızda, karşılaştığınız manzara ise harcanan tüm emeğe tam anlamıyla değiyordu.
“İki bin yıldır zamana direnen ve Menderes Ovası’na doğru süzülen kayrak taşlı antik kent merdivenleri.”
- Tiyatro ve Aslan Ayaklı Koltuklar: Kentin 5.000 kişi kapasiteli tiyatrosu, Roma döneminden bozulmadan günümüze ulaşan ender Hellenistik yapılardan biridir. Tiyatro alanında en ön sırada yer alan, ince işçilikli mermer aslan ayaklı protokole özel “soylu koltukları” (prohedra – ön koltuklar) taş zanaatının zirvesini göstermekteydi.
“Priene Tiyatrosu’nun en ön sırasında yer alan, taş zanaatının zirvesini gösteren mermer işçilikli soylu koltuğu (prohedra).”
- Bouleuterion (Meclis Binası): 640 kişi kapasiteli, kare planlı bu yapı, antik demokratik yaşamın günümüze ulaşmış en korunmuş açık hava meclis salonlarından biridir.
- Athena Polias Tapınağı: Dünyaca ünlü mimar Pytheos’un (Halikarnas Mozolesi’nin de mimarı) imzasını taşıyan yapı, kentin en heybetli noktasıdır. Büyük İskender’in yapım bedelini üstlendiği tapınağın bugün ayakta kalan 5 görkemli sütunu, arkasındaki sarp kayalıkla (Teloneia, Priene’nin hem koruyucusu hem de mermerlerinin kaynağı olan jeolojik ve tarihi açıdan büyük öneme sahip olan özel mekandır) birleştiğinde büyüleyici bir siluet sunmaktadır.
- Prytaneion (Yönetim Binası), Gymnasionlar, Dionysos’a adanmış sunak, Bazilika, Demetler Tapınağı, Mısır Tanrıları Tapınağı, Zeus Tapınağı, Nekropoller (Kent dışı mezar alanları) ve Heroon (Kent içi mezar yapısı), Agora, Asklepion Kutsal Alanı, Gıda pazarı, Ortaçağ Kalesi ve Şapeli, Sinagog (Priene Sinagogu), Piskoposluk Kilisesi ve Akropolis de, Priene de epeyce harap ve kalıntı halinde de olsalar, mutlaka görülmesi gereken ilginç kültürel miraslardır.
Zamanın İçindeki Yerinizi Düşünmek…
Priene gibi yerler beni daima derinden etkiler. Antik tiyatronun taş sıralarında oturup Söke Ovası’na baktığımda, tarih kitabı okumaktan çok daha güçlü bir his yaşadım.
Çünkü orada, iki bin yıl önce yaşamış insanlarla aramızda düşündüğümüzden çok daha fazla ortak nokta olduğunu fark ediyorsunuz:
Onlar da bu manzaraya bakıyordu, onlar da çocuk büyütüyor, gelecek için kaygılanıyor, sevdiklerini kaybediyor ve dünyayı anlamaya çalışıyordu. Aradaki iki bin yıl, bazen birkaç taş duvar kadar ince görünüyor.
Beni bu tür yolculuklara çıkaran şey de işte bu duygu; yeni yerler görmekten ziyade, insanın kendisini ve insanlık hikâyesini biraz daha anlamaya çalışması olmaktadır…
Priene zamanla susmuş ve denizini kaybetmişti; ama eteklerinde kurulan Gelebeç, hayatı sürdürmeye devam etti…
“Rum taş işçiliği ile Ege doğasının harmanlandığı, ovaya bakan zakkumlu Gelebeç sokakları.”
Taşın ve Mübadelenin Hafızası: Gelebeç (Güllübahçe)
Güllübahçe zinhar sıradan bir Ege köyü değildir.
30 Ocak 1923 tarihinde imzalanan “Yunan ve Türk Halklarının Mübadelesine İlişkin Sözleşme ve Protokol” bağlamında, uygulanan mübadeleye kadar yaklaşık 5.000 kişilik bir Rum nüfusun yaşadığı, zeytincilik ve bağcılıkla gelişen Gelebeç; mübadelenin ardından Selanik ve çevresinden gelen Türk mübadillere ev sahipliği yapmıştır.
Sokaklarında yürürken Rum ustaların taş işçiliği ile Osmanlı dönemi dokusunun harmanlandığı ev kapıları ve Arnavut kaldırımlı dar sokaklar hemen dikkatinizi çeker.
- Aziz Nikolaos (St. Nicholas) Kilisesi: 1821 yılında, burada daha önce bulunan bir kilise üzerine Rumlar tarafından inşa edilmiştir. Demre’deki kilisenin (Aziz Nikolas Anıt Müzesi – Noel Baba Kilisesi) ardından Anadolu’da Aziz Nikolas adına inşa edilen ikinci kilisedir. Yapımında antik Priene taşları da kullanılarak inşa edilen bu görkemli kilise, zamana direnen muhteşem yapısıyla köyün simgesidir. Kemer altları ve çan kulesi kalıntısıyla hüzünlü ama büyüleyici bir atmosfere sahiptir.
“1821 yılında inşa edilen ve yapımında Priene taşları da kullanılan Aziz Nikolaos Kilisesi’nin zamana direnen çan kulesi.”
Özellikle kilisenin içinde bulunan Osteofilak denen kemiklik çok çarpıcı ve ilginçtir. İçinde çok sayıda kemik bulunmaktadır.
Hristiyan mezarlıklarında ve/veya kiliselerinde yeni ölen kişilere yer açmak için mezardan çıkarılan insan kemiklerinin toplandığı yere Osteofilak, yani Türkçe kaynaklardaki ismiyle Kemiklik denmektedir.
Mübadelenin ardından bir müddet cami olarak da kullanılmış olan kiliseye sonraları hiçbir müdahalede bulunulmamış ve maalesef kendi haline bırakılmış ve hiçbir önlem alınmadığından, özellikle defineciler tarafından bu özel ve önemli yapı ağır tahribata maruz kalmıştır. Kanımızca çok da yazık olmuştur…
“Kilisenin defineci tahribatına uğramış; fakat kubbe ve tonozlarındaki özgün detayları halen koruyan hüzünlü iç mekânı.”
- Yaşlılarla Sohbet ve Satır Arası Bilgiler: Gezi boyunca elde ettiğim en kıymetli kazançlardan biri de köy kahvesinde yaşlılarla ve konuya hâkim kişilerle yaptığım sohbetler oldu. Mübadele sonrası yaşananlar ve yazılı olmayan sözlü tarih anlatıları yazıma büyük bir derinlik kattı.
Gelebeç İsminin Gizemli Kökeni:
Köyde dolaşırken edindiğim ve beni çok heyecanlandıran bir anekdotu paylaşmalıyım: Konakladığımız Bahab Evi’nin sahibi ve işletmecisi Cem Bey ile yaptığımız sohbetlerde, “Gelebeç” isminin kökenini konuştuk. Otellerinde konaklamış olan iki Yunan tarih araştırmacısı akademisyenin de ilgisini çeken “Gelebeç” kelimesinin etimolojik kökenini, bu kişiler Yunanistan’a dönünce derinlemesine araştırmışlar ve ilginç bulgularını da Cem Beyle paylaşmışlar. O da bu özel ve ilginç bilgileri bize aktardı. İşte bu bilgilerde “Gelebeç” isminin, Rumca Ksebeç (Rumca Tsebets gibi de okunabilmekteymiş) kelimesinden türemiş olabileceği ifade edilmiştir.
Bu kelime de bölgeye özgü, endemik bir selvi ağacı türünün ismiymiş!
Nitekim köyün sokaklarında ve dağ yamaçlarında göğe doğru yükselen asırlık selvileri görünce, bu bilginin ne kadar örtüştüğünü bizzat gözlemlemiş oldum.
📌 Priene ve Güllübahçe İçin Küçük Notlar
- Işığın Oyunu: Fotoğraf ve video çekimi için en büyüleyici an akşamüstüdür. Güneş batarken Athena Tapınağı’nın sütunları altın birer külçe gibi parıldar; arkadaki sarp kayalığın gölgesi kente düşerken Menderes Ovası puslu, mistik bir kadraja dönüşür.
- Yürüyüş Hazırlığı: Daha önce de hatırlattığım üzere, alan dik ve engebelidir. Mutlaka kalın tabanlı bir yürüyüş ayakkabısı, şapka ve yanınızda su bulundurmalısınız.
Gelebeç’e, selvilerin gölgesindeki bu güzel köye ve otel sahibi Cem Bey’e ve eşine veda ederek rotamızı serimizin üçüncü ve son durağı olan, taş mimarinin şiirleştiği Domatia’ya (Eski Doğanbey) çevirdik…
🎬 Priene’nin sessiz sütunlarında ve Gelebeç’in taş sokaklarında kaydettiğim fotoğraf ile video kesitlerinden oluşturduğum 4.5 dakikalık “İyonya’nın İzinde 2” belgesel sunumunu hemen aşağıdan keyifle izleyebilirsiniz:
Yalçın Alganer sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.





