Skip to content Skip to sidebar Skip to footer

Tevfik Fikret: Fikri Hür, İrfanı Hür, Vicdanı Hür Bir Aydın

 

TEVFİK FİKRET

Fikri Hür, İrfanı Hür, Vicdanı Hür Bir Aydın

Bir şairden fazlası: Eğitimci, düşünür, muhalif ve ardında hâlâ tartışılan büyük bir düşünsel miras bırakan bir aydın…

 

Bir Galatasaraylının gözünden Tevfik Fikret

Tevfik Fikret benim için yalnızca Türk edebiyatının büyük şairlerinden biri değildir.

Belki benim de bir Galatasaray Liseli olmamın etkisiyle, onu her zaman biraz daha yakınımda hissettim. Aynı sıralardan geçmiş, o okuldan birincilikle mezun olmuş; yıllar sonra öğretmen olarak dönmüş, ardından müdürlüğünü üstlenmiş bir Galatasaraylı…

Ama yaş ilerledikçe, okuyup araştırdıkça Fikret’e duyduğum hayranlığın yalnızca bu ortak aidiyetten kaynaklanmadığını daha iyi anladım.

Çünkü Tevfik Fikret’i büyük yapan yalnızca şiiri değildir.

Onu bugün hâlâ çağdaşımız gibi hissettiren; düşüncesindeki bağımsızlık, dogmalara karşı sorgulayıcı tavrı, eğitim anlayışı, adalet duygusu ve hiçbir otoriteye kayıtsız şartsız boyun eğmeyen aydın vicdanıdır.

Kısacık, 48 yıllık ömrüne baktığımda zihnimde hep o unutulmaz ifade yankılanıyor:

“Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür…”

Belki de Fikret’i anlatmaya tam buradan başlamak gerekir.

 

Tevfik Fikret’in müdürlüğünü de yaptığı Mekteb-i Sultânî’de, adını taşıyan tarihî salon.

 

Mekteb-i Sultani’den yetişen bir aydın

24 Aralık 1867’de İstanbul’da dünyaya gelen Mehmet Tevfik, çocuk yaşta Galatasaray Sultanîsi’ne girdi ve 1888 yılında okulu birincilikle bitirdi. Burada Muallim Naci, Recaizade Mahmut Ekrem gibi dönemin önemli isimlerinden ders aldı; Fransızcayı ve Batı edebiyatını yakından tanıdı.

Ama Galatasaray onun hayatında yalnızca mezun olduğu bir okul olmadı.

Öğrencisi olduğu yere öğretmen olarak döndü; II. Meşrutiyet sonrasında ise bu defa müdürlük görevini üstlendi.

İşte benim için Fikret’in hayatındaki en anlamlı halkalardan biri budur.

Çünkü Galatasaraylılık, bana göre yalnızca aynı okuldan mezun olmak değildir. Kuşaktan kuşağa geçen bir kültürün, bir düşünme biçiminin ve gerektiğinde itiraz edebilme cesaretinin parçası olmaktır.

Fikret bunun çok güçlü örneklerinden biridir.

Müdürlüğü sırasında yalnız derslerle değil, okulun günlük yaşamıyla da ilgilenir; öğrencileriyle arasındaki ilişkiyi korku yerine saygı üzerine kurmaya çalışır. Galatasaray’ın resmî tarih anlatısında onun, öğrencilerin futbol oynamasına yönelik eski baskıcı anlayışı değiştirdiği ve henüz genç bir oluşum olan Galatasaray Spor Kulübü’nü desteklediği özellikle anlatılır. Kulübün hami başkanlığını da üstlenmiştir.

Böyle baktığımda Tevfik Fikret benim gözümde yalnız büyük bir şair değil, Galatasaray’ın “fikri hür, vicdanı hür” insan yetiştirme idealinin tarihsel simgelerinden biridir.

Burada sözünü ettiğim Galatasaray elbette yalnızca bir spor kulübü değildir. Benim için Galatasaray, her şeyden önce bir mektep; bir eğitim, kültür ve kuşaktan kuşağa aktarılan düşünce geleneğidir. Tevfik Fikret’i Galatasaraylı kimliğiyle özellikle anmamın nedeni de işte bu güçlü düşünsel ve kültürel bağdır.

 

Tevfik Fikret’in Aşiyan’daki çalışma masası… Şiirin, düşüncenin ve itirazın hayat bulduğu köşelerden biri.

 

Şairden aydına…

Fikret’in edebî yolculuğu Servet-i Fünûn ile yeni bir boyut kazanır.

Recaizade Mahmut Ekrem’in önerisiyle derginin başına geçmesi, yalnız onun hayatında değil, Türk edebiyatında da önemli bir dönüm noktası olur. Etrafında Halit Ziya, Cenap Şahabettin, Hüseyin Cahit gibi isimlerin bulunduğu yeni bir edebiyat çevresi oluşur.

Başlangıçta daha bireysel, estetik ve içe dönük olan şiiri zamanla değişecektir.

Çünkü memleket değişmektedir.

Baskı artmakta, sansür ağırlaşmakta; Fikret’in ruhundaki huzursuzluk da giderek toplumsal bir itiraza dönüşmektedir.

Ve sonunda şairin sesi yalnız güzeli arayan bir sanatçının sesi olmaktan çıkar; gördükleri karşısında susamayan bir aydının sesine dönüşür.

Aşiyan: Bir evden fazlası

1900’lerin başında Fikret, Rumelihisarı sırtlarında kendi planlarını çizdiği evine çekilir.

Adını da kendisi koyar:

Aşiyan… Yuva.

Bugün Boğaziçi’ne baktığımızda hâlâ orada duran bu ev, bana kalırsa Fikret’i anlamanın en güzel mekânlarından biridir.

Bir tarafta İstanbul’un benzersiz güzelliği…

Diğer tarafta o güzelliğin ardında gördüğü siyasal ve toplumsal karanlık.

Fikret, Sis gibi en sert şiirlerinden bazılarını bu atmosfer içinde kaleme alır. Aşiyan giderek yalnız bir ev değil, onun düşünsel sığınağına dönüşür.

Ama Fikret’in yalnızlığı bir teslimiyet değildir.

Tam tersine, bazen insan kalabalıktan uzaklaşarak daha yüksek sesle konuşur.

Fikret de öyle yapmıştır.

 

Tevfik Fikret’in planlarını bizzat çizdiği Aşiyan… Boğaziçi’ne bakan bir evden çok, onun düşünsel sığınağı.

 

Bir karakter meselesi

Onu bana sevdiren özelliklerinden biri de sözleriyle davranışları arasındaki tutarlılıktır.

Eski yazımda da anlattığım küçük bir olay, bana göre onun karakteri hakkında sayfalarca biyografiden daha fazla şey söyler.

Devlet memurluğu sırasında işe geç gidip erken çıktığını düşündüğü için hak etmediğine inandığı maaşı almak istemez. Kurum maaşı vermekte ısrar edince parayı alır ve Göçmenler Komisyonu’na bağışlar.

Bir başka dönemde bütçe gerekçesiyle memur maaşlarından yüzde on kesinti yapılmasına tepki gösterir ve Galatasaray’daki öğretmenlik görevinden ayrılır.

Bunlar belki küçük hadiseler gibi görünebilir; ama bana göre zinhar küçük değil, tam tersine çok büyük ve çok da önemli hadiseler hatta göstergelerdir…

Çünkü aydın olmak yalnızca güzel söz söylemek değil; gerektiğinde o sözün bedelini ödemeyi de göze almaktır.

Galatasaray’a dönüş — ve yeniden ayrılış

1909’da Fikret yeniden Galatasaray’a, bu defa müdür olarak döner. Okul zor bir dönemden geçmektedir. Fikret yalnız eğitim anlayışıyla değil, okulun fiziki düzeninden öğrencilerin yaşam koşullarına kadar hemen her şeyle ilgilenir.

Fakat onun bağımsız karakterinin otoriteyle uzun süre yan yana yaşayabilmesi kolay değildir.

Nitekim müdürlüğü uzun sürmez.

Belki de Fikret’in bütün hayatını anlatan küçük bir döngüdür bu:

Bir yere büyük bir heyecanla bağlanmak; onu güzelleştirmek için mücadele etmek; fakat inandığı ilkelerle çatışıldığında makamdan vazgeçebilmek…

Makamı terk eder.

İnandıklarını değil.

Bence Fikret’i bugün de değerli kılan özelliklerden biri tam olarak budur.

Halûk: Geleceğe duyulan umut

Fikret yalnız yaşadığı zamana öfkelenmez; geleceği de düşünür.

Oğlu Halûk, giderek onun zihnindeki yeni insan idealinin simgesine dönüşür.

Bilimin ışığında yetişmiş, dünyayı tanıyan, sorgulayan, çalışkan, özgür düşünen bir gençlik…

Halûk’un Defteri’ ndeki idealizm biraz da buradan gelir. Fikret’in özlediği geleceğin anahtarı eğitimdir.

Bu nedenle onun eğitimciliğini şairliğinden ayrı düşünmenin doğru olmadığı kanısındayım.

Çünkü onun için özgürlük yalnız siyasal bir kavram değildir.

 

Aşiyan’dan bir iç mekân… Fikret’in zevkini, sanat anlayışını ve kendine kurduğu dünyayı bugüne taşıyan sessiz bir tanık.

 

Özgür insan, önce özgür düşünebilen insandır.

Ve özgür düşüncenin yolu da eğitimden geçer.

İşte bu düşünce, ölümünün üzerinden bir asırdan fazla zaman geçmiş olmasına rağmen bana hiç eskimiş görünmemektedir.

Öfkesini de saklamayan bir şair

Fikret’in şiiri yalnız umut değildir elbette.

Öfkedir de.

Sis, Tarih-i Kadîm, Doksan Beşe Doğru, Han-ı Yağma

Bunların her biri farklı bağlamlarda yazılmış olsa da ortak bir damar taşır: Gördüğü yanlışlık karşısında susmamak.

Özellikle Han-ı Yağma, siyasal ve toplumsal eleştirinin edebiyatımızdaki en çarpıcı örneklerinden biri olarak yaşamayı sürdürür. Eski yazımda şiirin bu yönüne genişçe yer vermiştim.

Aradan yüz yılı aşkın zaman geçtikten sonra bazı dizelerin hâlâ insanı rahatsız edecek kadar tanıdık gelmesi ise herhalde Fikret’in değil, biraz da bizim meselemizdir…

Belki büyük şairlerin özelliği budur.

Kendi zamanlarını anlatırken gelecek zamanlara da soru bırakırlar.

Atatürk’e uzanan düşünsel bir hat

Fikret’in Cumhuriyet’i göremeden hayata veda etmiş olması, düşüncelerinin onunla sona erdiği anlamına gelmedi. Tam tersine; onun akla, bilime, eğitime, çağdaşlaşmaya ve özgür vicdana dayanan insan idealinin güçlü yankılarını, Mustafa Kemal Atatürk’ün düşünce dünyasında ve genç Cumhuriyet’in temel yönelişlerinde görmek mümkündür.

Fikret’in şiirinde bir ideal olarak dile getirdiği “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” insan; Atatürk’ün Cumhuriyet’inde artık yalnızca bir edebî özlem değil, yetiştirilmesi hedeflenen yeni kuşakların niteliği hâline gelecektir.

Nitekim Atatürk’ün öğretmenlere seslenirken Cumhuriyet’in “fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller” istediğini söylemesi, bu düşünsel yakınlığın belki de en çarpıcı ifadelerinden biridir.

Elbette Atatürk’ün düşünce dünyasını ve Cumhuriyet devrimlerini tek bir fikir insanına bağlamak mümkün değildir. Ama Fikret’in özgür düşünce ve çağdaşlaşma özleminin; Cumhuriyet’le birlikte eğitimden hukuka, toplumsal yaşamdan kültüre uzanan büyük dönüşüm içinde somut karşılıklar bulduğunu görmemek de mümkün değildir.

Bir bakıma Fikret’in şiirinde ve düşüncesinde özlemini duyduğu özgür insan ideali, Atatürk’ün kurduğu Cumhuriyet’te artık yalnız bir temenni olmaktan çıkıp geleceğe bırakılan büyük bir emanete dönüşüyordu.

Akıl. Bilim. Eğitim. Çağdaşlaşma. Özgür vicdan.

Bir toplumun ilerleyebilmesi için önce insanının zihninin özgürleşmesi gerektiği düşüncesi…

Fikret’in dünyasından Cumhuriyet’in eğitim idealine uzanan en anlamlı köprülerden biri bana göre budur.

111 yıl sonra Tevfik Fikret bize ne söylüyor?

Belki bu yazıyı bugün yeniden kaleme almamın asıl nedeni de budur.

19 Ağustos geçti.

Ölüm yıldönümünü birkaç gün gecikmeyle hatırladım.

Ama sonra düşündüm:

Tevfik Fikret’i anmak için gerçekten 19 Ağustos’u mu beklememiz gerekiyor?

Bence hayır.

Çünkü bazı insanlar doğum ve ölüm yıldönümlerinin içine sığmazlar.

Fikret’in bugün bize söyleyecek sözü hâlâ varsa; eğitimden, bilimden, özgür düşünceden, ahlaktan, vicdandan söz ederken hâlâ onun dünyasına dönüyorsak, demek ki mesele bir anma günü meselesi değildir.

Mesele bir aydın tavrı meselesidir.

Bir insanın iktidarla, toplumla ve hatta gerektiğinde kendi çevresiyle ters düşme pahasına düşündüğünü söyleyebilmesi…

Hak etmediğini düşündüğü bir parayı reddedebilmesi…

Sevdiği kurumdan, ilkeleri uğruna ayrılabilmesi…

Öğrencilerine yalnız bilgi değil, kişilik kazandırmaya çalışması…

Ve bütün bunları yaparken sanatından vazgeçmemesi.

İşte benim Tevfik Fikret’im biraz da budur.

 

Aşiyan’da Tevfik Fikret’in yaşamından izler… Bir şairin yalnız eserlerini değil, dünyasını da saklayan bir ev.

 

Aşiyan’dan bugüne…

Bugün Aşiyan’ın bahçesinde Tevfik Fikret’in mezarı bulunuyor. İlk olarak Eyüp’teki aile mezarlığına defnedilen naaşı, 1961’de çok sevdiği yuvasına taşındı.

Boğaz’a bakan o evde artık kendisi yok.

Ama şiirleri var.

Resimleri var.

Düşünceleri var.

Ve ardında bıraktığı sorular var.

Belki de en önemlisi, yüz yılı aşkın zamandır eskimeyen şu arayış var:

Nasıl bir insan yetiştirmek istiyoruz?

İtaat eden mi?

Sorgulayan mı?

Ezberleyen mi?

Düşünen mi?

Korkarak susan mı?

Yoksa gerektiğinde bedelini göze alarak konuşabilen mi?

Ben cevabımı biliyorum.

Bir Galatasaraylı olarak, yıllar sonra dönüp kendi okulumun büyük isimlerinden Tevfik Fikret’e baktığımda, onun mirasını yalnız edebiyat tarihinde aramıyorum.

Onu bir düşünce biçiminde, bir eğitim idealinde ve bir aydın sorumluluğunda arıyorum.

Ve belki bu yüzden, Tevfik Fikret’i anlatmak için kendi sözlerinden daha güzel bir final bulmak da pek mümkün değil:

“Fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür bir şairim.”

 

Tevfik Fikret’in Aşiyan’daki mezarı… Bazı hayatlar sona erer; bıraktıkları düşünsel miras yaşamaya devam eder.

 

Aradan 111 yıl geçti.

Ama bazı fikirler yaşlanmıyor.

Bazı vicdanlar susmuyor.

Ve bazı insanlar, öldükleri tarihte değil; unutuldukları zaman ölürler.

Tevfik Fikret ise hâlâ aramızdadır…

 

 


Yalçın Alganer sitesinden daha fazla şey keşfedin

Subscribe to get the latest posts sent to your email.

Yorum Yazın

Best Choice for Creatives
This Pop-up Is Included in the Theme